Category Archives: ders veren hikayeler

İYİMSERLİKTEN VAZGEÇME

Biri beyaz, diğeri siyah renkteki kurbağalarımızın huy ve mizacı tıpkı renkleri gibi zıtmış. Ak kurbağa ne kadar iyimserse Karakurbağa o kadar kötümsermiş. Ak kurbağa birşeye “ak” mı dedi; o hemen atılıp “kara” dermiş. Her şeyin olumsuz tarafını görmeye o kadar alışmış ki, gördüğü her şeyi eleştirmeyi neredeyse meslek haline getirmiş. Yağmur yağsa, Karakurbağa:
Offff! Olacak şey mi şimdi bu?” diye şikayete başlarmış. “Yağmurda ne derenin tadı olur,  ne de ortalıkta avlayacak sinek bulunur. Nefret ediyorum yağmurdan!”
Arkadaşının aksine her şeyin güzel tarafını görmeyi seven Akkurbağa cevap vermeden edemezmiş:
“Haksızlık etme lütfen! Sırf senin keyfin bozuldu diye güzelim yağmura niye düşman oluyorsun ki? Hem söylesene, yağmur yağmasa bizim evimiz-yurdumuz olan dereler, sazlıklar, bataklıklar kalır mı ortada?”
Elbette o bu sözlerini tamamlayamadan Karakurbağa atılırmış:
“Tamam tamam, bay çok bilmiş kurbağa! Biliyor musun, sen tam da insanların sözünü ettiği şu Polyanna’ya benziyorsun. Mutluluk rolü oynayacağım diye saçma sapan sözler ediyorsun. Hani, uçurumdan aşağı düşsen, ‘bak ne güzel uçuyorum’ diyeceksin neredeyse. Azıcık gerçekçi olsan ya canım!”
Akkurbağa genelde bu tür tartışmaları uzatmak istemez ve şöyle dermiş:
“Gerçeği görmek için asıl kendi kötümser bakışını terk etmelisin.”
İşte böyle iki zıt kutupmuş kurbağalarımız…
Günlerden birgün canları sıkılınca derenin yakınındaki köye doğru gitmeye karar vermişler. Akkurbağa:
“İstersen fazla yaklaşmayalım, biliyorsun yaramaz çocuklar bizi görürse canımızı acıtabilirler” dediyse de, Karakurbağa ısrar etmiş:
“Akşamın bu karanlığında çocuklar bizi nereden görsün Allah aşkına! Şu en yakındaki evin oraya kadar gidelim, sonra geri döneriz. Korkaklığı bırak şimdi.” Akkurbağa, korkaklıkla suçlanmaktan çekindiğinden, çaresiz kabul etmiş.
Köye girmişler ve evin yanına gelmişler. Akkurbağa sıkıntılı bir vıraklama ile “Hadi, artık dönelim, içimde kötü duygular var!” demiş demesine, ama Karakurbağa heyecanla atılmış:
“Gel bir oyun oynayıp öyle dönelim. Şuradaki yüksek kovayı görüyor musun? İkimiz aynı anda üstünden zıplayacağız. Bakalım yarışmayı kim kazanacak?”
“Akşamın bu vaktinde bırak böyle çocuklukları lütfen!” diye itiraz edecek olmuş Akkurbağa, ancak yaramaz arkadaşı bir türlü fikrinden vazgeçmemiş. Hatta “Dediğimi yapmazsan, seninle artık arkadaş olmam!” diye tehdit bile savurmuş. Bunca yıllık arkadaşını kaybetmek istemeyen Akkurbağa bu teklifi de istemeye istemeye kabul etmiş.
İki kurbağa hızla koşup zıplamışlar. Ama ne olduysa o zaman olmuş ve tam kova dedikleri şeyin üzerinde çarpışıp içine düşmüşler! Acı gerçeği o zaman anlamışlar: üzerinden atlamaya çalıştıkları o şey, yarısına kadar dolu kocaman bir süt güğümü değil miymiş meğer!
Yorulana kadar giriştikleri denemelerin sonucunda başka bir gerçeği daha anlamışlar: Güğümün kenarları zıplayıp çıkmalarına imkân vermeyecek kadar yüksekmiş. Karakurbağa ümitsizlik içinde haykırmış:
“Mahvolduk! Buradan çıkmamız mümkün değil! Bu güğümün içinde ölüp gideceğiz.”
“O kadar kolay pes etme bakalım” diye karşılık vermiş Akkurbağa. “Çıkmadık candan ümit kesilmez. Kim bilir, hiç ummadığımız bir anda imdadımıza yardımsever bir el yetişir belki de.”
Karakurbağa acı bir kahkaha attıktan sonra şöyle demiş:
“Benim kurbağa Polyannam! Neler sayıklıyorsun sen? Bari böylesi bir haldeyken hayal görmekten vazgeç.”
“Ben hayal filan görmüyorum. Nasıl bilmiyorum, ama buradan kurtulacakmışız gibi bir his var içimde. Kendini koyuverme sakın!”
Ne yazık ki, Karakurbağa’nın ümitsizliği her geçen dakika bütün kalbini daha çok kaplamış ve ümitsizliği arttıkça bacaklarındaki güç ve kuvvet de azaldıkça azalmış. Ve en sonunda:
“Bacaklarımda derman kalmamış. Hakkını helal et kardeşim!” deyip sütte yüzmekten vazgeçmiş. Bir-iki dakika sonra da son nefesini vermiş…
Akkurbağa arkadaşının bu kadar kolay vazgeçip ölmesine çok üzülmüş, fakat ümidini hiç yitirmemiş. Sürekli şu şekilde yalvarmış Allah’a:
“Darda kalanların sesini ancak Sen duyar, onların imdadına ancak Sen koşarsın! Senin rahmet ve şefkatin süt güğümüne düşmüş zavallı bir kurbağaya da yetişir elbet! Kurtar beni Allahım!”
Akkurbağa bu şekilde yalvarırken, bir taraftan da sebebini bilmeden sütün içinde var gücüyle çırpınmış. Karanlıkta, yapayalnız, çaresiz, ama hiç ümitsizliğe düşmeden… çırpınmış, çırpınmış, çırpınmış.
Bu hal dakikalarca devam etmiş.
Bir ara arka tarafından ayağına birşey çarpmış. Dönüp baktığında bunun irice bir tereyağı topağı olduğunu görmüş. Oraya nereden geldiğini düşününce, bu tereyağının farkında olmadan kendi çırpınışlarıyla meydana geldiğini anlamış. Gözleri sevinçle parlamış, çünkü bu onun kurtuluş vesilesi olabilirmiş!
Azalmaya yüz tutan gücü, ummadığı kadar artmış. Bu defa niçin yaptığını bilerek bacaklarını yine çırpıp durmuş. Bir saat kadar sonra tere yağ topağı o kadar büyümüş ki, onun üstüne basıp zıpladığı gibi güğümün dışına atlamış ve ilk sözü şu olmuş:
“Rahmetinden ümidimi kestirmediğin ve imdadıma yetiştiğin için Sana şükürler olsun Allahım!”

SEVMEK İÇİN ÖLÜMÜ BEKLEME

15 yıl kadar önceydi. Tommy’yi ilk o gün görmüştüm. ‘inancın Tarihi’ dersimin öğrencilerinden biriydi. Uzun saçlı, değişik bir gençti. Sınıfta benimle en çok tartışan öğrenci oldu. Tanrı’ya kayıtsız şartsız inanmayı kabullenmiyordu..
        Mezun olurken bana, imalı imalı
        “Günün birinde Tanrı’yı bulacağıma inanıyor musun, hocam?” dedi..
        “Hayır” dedim, yumuşakça..
        “Yaa..” dedi.. “Oysa senin bu derste Tanrı’yı pazarladığını sanıyordum hocam..”
        Kapıdan çıkıp gitmek üzereyken arkasından bağırdım:
        “Tanrı’yı bulabileceğini düşünmüyorum. Ama o seni mutlak bulacak, bir gün, eminim.”
        Tommy omzunu silkip yürüdü. Mezuniyetten sonra izini kaybetmiştim ki, acı haberi kendisi getirdi bana.. Ölümcül kansere yakalanmıştı. Odama girdiğinde zayıflamış, çökmüştü. Kemoterapi, o uzun saclarını dökmüştü. Ama gözleri hala pırıl pırıldı.
        “Birkaç haftalık ömrüm kalmış hocam” dedi.
        “Sana bir şey sorabilir miyim?” dedim..
        “Tabii” dedi.. “Ne öğrenmek istiyorsunuz?..”
        “Sadece 24 yaşında olmak ve ölmekte olduğunu bilmek nasıl bir şey?..”
        “Daha kötüsü olabilirdi. 50 yaşında olmak, devamlı kafayı çekmek ve müthiş paralar kazanmayı, yaşamak sanmak gibi..”
        Sonra niçin geldiğini anlattı..
        “Okulun son günü sana Tanrı’yı bulup bulamayacağımı sormuş, ‘Hayır’ yanıtı alınca şaşırmıştım. Sonra ‘Ama o seni bulur’ dediniz. İşte bunu çok düşündüm. Doktorlar ciğerimden parça alıp kötü huylu öldüğünü söyleyince, Tanrı’yı aramayı ciddiye aldım birden. Habis ur diğer hayati organlarıma yayılmaya başlayınca sabahlara kadar dualar etmeye başladım. Hiçbir şey olmadı. Bir sabah uyandığımda, ilahi bir mesaj alma yolundaki umutsuz çabalarımdan vazgeçiverdim, aniden. Ömrümün geri kalan vaktini, Tanrı, ölümden sonra hayat falan gibi şeylerle geçirmeyecektim. Daha önemli şeyler yapma kararı aldım. O zaman gene seni düşündüm..’En büyük mutsuzluk sevgisiz bir hayat sürmektir. Bundan daha kötüsü de bu dünyadan, sevdiklerine ‘Seni seviyorum’ diyemeden gitmektir’ demiştin. Son günlerimi bu eksiği gidermekle harcayacaktım iste.. En zorundan başladım. Babamdan..”
        Oğlu yanına geldiğinde babası gazete okuyormuş..
        “Baba seninle konuşmam lazım” demiş, Tommy..
        “Peki konuş oğlum.”
        “Yani çok önemli bir şey..” Babası gazeteyi 10 santim indirmiş o zaman aşağı..
        “Neymiş o bakalım?..”
        “Baba, seni seviyorum. Bunu bilmeni istedim..”
        Tommy gülümsedi, arkasını anlatırken .. Babasının elinden yere düşmüş gazete ..
        Hayatında hiç yapmadığı iki şeyi yapmış .. Tommy’ye sarılmış ve ağlamış. Sabaha kadar konuşmuşlar.. Babası ertesi sabah ise gitmek zorunda olduğu halde..
        “Annem ve kardeşimle daha kolay oldu” diye devam etti Tommy.. “Onlar da bana sarılıp ağladılar. Yıllardır bana söylemedikleri, söyleyemedikleri şeyleri anlattılar.. Bütün bunları yapmak için bu kadar geç kalmış olmama üzüldüm sadece.. Ölümün gölgesi üzerime düşünce kalbimi açıyordum, bana aslında çok daha yakın olması gereken insanlara..”
        Nefes aldı Tommy.. “Bir gün baktım.. Tanrı orada hemen yanı başında duruyor. Ona yalvardığım zaman bana gelmemişti. Onun kendi programı vardı. Kendi bildiği gibi yapıyordu.. Gerçek olan su ki, haklıydınız.. Ben onu aramaktan vazgeçtiğim halde, gelmiş beni bulmuştu.”
        “Tommy” dedim, “Sandığından çok önemli şeyler söylüyorsun, tüm insanlığa.. Sen Tanrı’yı bulmanın en emin yolunu anlatıyorsun. Onu sadece kendine ayırmak, sadece ihtiyaç duyunca aramak işe yaramaz.. Ama hayatını sevgiye açarsan o gelir seni bulur.. Bunu anlatıyorsun farkında mısın?.” Devam ettim.. “Tommy bana bir iyilik yapar mısın?.. Bunları gelip sınıfımda da anlatabilir misin?..”Bir gün tespit ettik. Ama Tommy gelemedi o gün. Ölümle hayatı sona ermemişti tabii sekil değiştirmişti. Büyük bir adım atmıştı sadece.. inanmaktan, görmeye geçmişti. Ölümünden önce son bir defa konuşmuştuk. “Söz verdiğim derse gelemeyeceğim. Çok halsiz ve bitkinim hocam” demişti. “Anlıyorum Tommy!..”Benim yerime onlara siz anlatır mısınız hocam?.. Siz anlatır mısınız. Herkese, bütün dünyaya benim için anlatır mısınız?..” “Anlatırım Tommy” dedim..”Anlatırım, merak etme!..”
        ** insanlara “Seni Seviyorum” demek için, ölümü beklemenize gerek yok.. Simdi, hemen simdi başlayabilirsiniz.. Başlayın ki, hayatınız güzelleşsin, zenginleşsin.. Hem.. simdi başlamazsanız, belki de hiç söyleme sansınız olmayabilir

CUMA’NIN ÖNEMİ

İsa aleyhisselam, bir kabre uğradı. Bu kabirden nur lemean etmekte ve güzel kokular gelmekte idi. Allah’u Teala’ya münacaat edip, bu kabir sahibinin dirilip kendisi ile konuşmasını istedi. O anda kabir ikiye şak oldu. İsa aleyhisselam gördü ki, bir zat oturmuş, önünde Cennet sofrası, Cennet nimetleri yiyor. Bu mübarek kokunun bu nimetlerden geldiğini anladı ve kabir sahibine sordu:
        “Sen kimsin?”
        Kabir sahibi.
        “Ya ruhullah, sizi Yahudi taifesi öldürmek murad ettiklerinde size kaçın diye haber veren kişiyim.”
        ”Peki bu nimete ne sebeple, hangi amelle nail oldun?” dediğinde “Bu nimet benim amelimle değil. Dünyada benim bir salih torunum var. Daima benim ruhum için sadaka ve hayır eder. İşte bunlar o sadakaların sevabıdır. Bu nimetleri, bu nurlar. O Allah’a muti, salih olan torunumun bana olan hediyesidir.” Dedi.
İsa aleyhisselam “Bize evladın faidesinden haber ver” dediğinde o kişi.”Ya ruhullah ! Siz ki dünyada nübüvvetle biliniyorsunuz. Biz de kabirde; dünyada salih evlat, ahfad iletefahur edip tanınırız. Bahusus, Cuma gecesi olunca, Allah’ü Teala o evladın sadakatından, istiğfar ve duasından Melek’lerle nurdan tabaklar içinde kabir ehline böyle nimetler ihsan olunur. Bu gelen nimetlerden dolayı bayramlar ederiz. Herkese evladının gönderdiği hayrı, sadakası miktarı, nimetler ihsan olunur. Oğlu olmayan, torunu bulunmayan mevtalar, yahud oğlu akrabası olup ta kendilerinden hayır hasanat alamayan mevtalar “Benim oğlum yok. Benim torunum yok. Beni hayır ile yad etmiyorlar diye mahzum olurlar.” Dedi.
Resulüllah “Bir kimse, her Cuma gecesi ana ve babasının kabrini ziyaret etse, (yani ikindiden sonra) onlara ihsan edenlerden sayılır.” (Beşaretini haber vermişlerdir.)
Şer’a şehrinde, ana baba kılınacak namaz bildirilmiş lakin ne sureler okunacağı yazılmamıştı. Ben fakir, burada bu vesile ile bazı ehlullahın eserlerinde, bu namazda ne okunacağını beyan ettiklerini bildiriyorum:
Cuma gecesi iki rekat namaz kılıp, bir rekatında bir Fatiha yani bir Elham suresi, bir Ayet-el-kürsi, bir İhlas, bir Rabbil-Felak suresi okunur.
İkinci rekatta ayni sureler okunup, selamdan sonra yirmi salavat verilir ve ana babanın ruhuna hediye edilir.
Yahut Resül Alyhisselamda rivayeten:
Bir kimse akşam ile yatsı namazı arasında iki rekat namaz kılıp her bir rekatında birer Fatiha, onbeş İhlası şerif okusa, selamdan sonra yirmi kere salavat getirse ve bu kıldığı namazın sevabını ana va babasının ruhlarına hediye eylese, muhakkak o kimse ana ve babasının hakkını eda etmiş, onlara ihsan etmiş olur. Bu namazı kılan kimseye Allah’ü Teala şehidler, derecesi veliler kerameti ihsan eder.
Sıratı geçerken sağında Cebrail (A.S), solunda İsrafil (A.S), önünde Melaikei kiram, istiğfar, tekbir, tehlil ve tahmidlerle Cennet’e idhal edip, İsmail ve İshak nebi civarında bir ak inciden kubbeye iletirler.
Vaideyn hakkında kılınacak ikinci namaz şudur ki;
Bir kimse Cuma gecesi, akşam ile yatsı namazı arasında iki rekat namaz kılıp her rekatta bir Fatiha, beş Ayet-el-kürsi, bir İhlas ve beşer defa Felak ve Nas surelerini okuyup her iki rekatta da aynı sureleri tekrar edip, namazdan selam verdikten sonra hasıl olan sevabı ana ve babasının ruhuna hibe etse, onların hakkını ödemiş olur.
Tabbi, hayatta iseler onlara ihsan şarttır. Hayatta iken, cehaletle onların kıymetini bilmeyip, hakkını eda edemeyip sonradan din ve diyanete vakıf olarak ana baba hakkını öğrenen ve lakin öldükleri için onlara olan evlatlık borcunu bu şekilde eda etmek isteyenler bu tertipdeki namazları kılmakla Allah’ü Teala Zülcelalin affına mahzar olurlar ve ana babasını razı etmiş olurlar.
- Ey aşıkı sadık. Cuma kılmak için bir Cuma’dan, bir Cuma’ya kadar yani yedi gün yol yürüsen ve namazı kılıp mescidden yedi günde evine dönebilsen bilsen yine de Cuma namazını terk etmemek gerekir. İşcine, uşağına emrinde çalışanlara Cuma kılmayı men etme ! Cuma vaktinde kaçırdığın alış veriş için üzülme. İşim geri kaldı diye mahzum olma, Ticaret için, keyfin için, tenbelliğinden dolayı Cuma’yı terk eyleme! Bu namazda sana verilen eciri, sevabı bir bilsen. Dünyalar dolusu altına bu zikri-ilahiyyeyi değişmezsin.
Cuma namazını kıldıktan sonra, Allah’ın rızasını ara. Allah’ı zikir et ki; felaha, necata eresin. Felaha ermek, Cennet’e girmektir. Necata ermek, narı-cahimden kurtulmaktır. İşçine, uşağına, hakkını terleri soğumadan ver. onların hakkını yerine getirmemezlik eyleme! İbadet ve taatlerine mani olma! Bir gün seni ağa yapan Allah, elinde malını emlakını alıp uşak da yapabilir. Ağır ağır kiralar yükleme. Bir gün elinden malın çıkar da kiracı olursun. Yetimlere yoksullara merhametli ol. Onların da anaları babaları var idi. Bir gün sen de ölüp, senin de çocukların yetim kalacaktır. Yoksullar hep yoksul değildir. bir zaman onlar da variyetli idiler. Belki bir gün sende yoksul olabilirsin. Hep bunlar dünyaya aittir. Bir de ahiret vardır. Buradaki yoksulluk fani, oradaki yoksulluk bakidir. İman ile göçmeyenler ebedi narda kalacaktır.
Rütbene güvenme. Ariyettir.(geri vermek üzere alınan, geçici.) soyunursun. Kasana dayanma,bekası yoktur. Elinden çıkabilir. Kasasına güvenip “Benimdir !” diyenlerin eline sadaka verdiğimiz oluyor.
Akşam zelil olan, sabah aziz; sabah aziz olan kimse, akşama zelil olmada. Karşına alıp konuşmaya tenezül etmediğin kişi, senin amirin olarak geldiği gibi, akşamdan zülmu ile korktuğun kişi, sabah zelil oluverir. Görenedir, görene. Köre nedir ? Köre ne ?
Daima Allah’tan kork ! Onun rızasını ara ! Resulünü çok sev ! İmanın kemali, onu her şeyinden fazla sevmektir. Cuma’nın Beş vakit namazın kıymetini bil !..
Resul Aleyhisselatu vesselem; Cuma günü hutbe irad etmek üzere minbere çıkıp, mübarek cemalini cemaate karşı döndürmüşlerdi. Ayak üstü durup beliğ bir hutbe irad buyuruyorlardı. O sırada, Şam’dan gelen bir kervan şehre yaklaşıyor ve şehre girdiğini bildirmek üzere defler vuruyor, önde bulunan bir adam da gelişlerini halka ilan ediyordu. Mescidde bulunanlardan, kervanın gelişini bu suretkle öğrenenler Resülullahın hutbesini bırakıp, kervanı karşılamaya koştular. Mescidde on iki kişi kalmıştı.
Allah Resulü buyurdu ki;
“Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki; Sizden eğer bu on iki kişi kalmasa idi, bu vadi ateş ile dolacaktı.”
Ey Cuma namazı kılmayanlar! İyi biliniz ki, Cumayı kılanlar olmasa bulunduğunuz beldeler belki ateşle dolabilir, helak olabilirdiniz. Bu köyü huy,bu tenbelliğinizin inkar ve itaatsizliğinizin cezasını görmeyeşinizi Allah’a itaatkar olan mü’minlere borçlusunuz. Nasıl ki, Resul Aleyhissalatü veselem ile birlikte diğer itaatsizler ceza görmediler ise, sizler de bu devirde Allah’ın ibadet ve taatine koşan sadıkların, salihlerin ve aşıkların yüzü suyu hürmetine bu dünya yüzünde azaptan kurtuluyorsunuz.
Evet; dikkat edin ! Bu dünya yüzünde böylece dünya azabından kurtulmuş oluyorsunuz. Ahiret aleminde böyle olmayacaktır. Zira Resulüllah (S.A.V) efendimizin şu sözleri ne kadar korkutucudur:
“Özürsüz olarak üç Cuma namazını kılmayan banden şefaat ummasın !”
Müminler! dikkat buyurunuz. Bu büyük bir tehdittir ve tehdit de beş vakit namazıedip te, özürsüz Cuma cemaatle kılınan Cuma namazına gelmeyenlere yapılan tehdittir. Beri tarafta beş vakit namazdan, hatta bayram, cenaze namazından bile bihaber olanların ne dereceye düşeceğini sizlerin iz’an ve irfanınıza terk rdiyorum.
Ey mümin kardeşim ! Cuma namazını kılmakta gayret gösterenlere yapılan şu müjdeye bakınız. Eba Bekir Sıddık Radiyallahu anh, efendimiz sallallahü aleyhi vesselemden şu müjdeyi vermektedir:
“Bir kimse Cuma günü, Cuma namazı için gusl etse, yani baştan aşağı yıkansa, temizlense. O kimsenin günahları örtülür. Mescide giderken, oraya varıncaya kadar her bir adımına yirmi sene ibadet etmiş sevabı verilir. Namazı kıldığı takdirde ona yüz sene ibadet etmiş sevabı ihsan buyrulur.
Nebi Aleyhisselam rivayet ettiler ki, Cebrail Alehisselam bena geldi, elinde beyaz bir ayna vardı. Sordum.
Bu nedir ya Cebrail?
Rabbim sana Cuma gününü bununla arz ve beyan etti. Cumayı da, sana ve senin ümmetine bayram kıldı. Aynanın ortasında bir nokta vardı. (Bu nokta nedir ?) diye sordum,
Cevaben bana dedi ki:
Yirmi dört saatte bir saat vardır ki, o saate edilen dua kabul olunur. İşte, bu nokta o saate işarettir. Cuma, günlerin efendisidir. Cumada bir saat vardır ki, o saate edilen dualar red olunmaz. O saatin ise, hatiplerin hutbe okuduğu vakit içersinde bulunduğu mükaşefe erbabı tarafından bildirilmiştir.
Hatib minbere çıktığında, iki rekatlık farzdan selam verinceye kadar yapılacak alış veriş, ticaret haramdır. Bütün hafta alışveriş yapabilirsin. Lakin bu vakitte haramdır.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmuştur:
“Cumaya ilk giden kişi, Allah yolunda bir deve kurban etmiş gibi sevab kazanır. Ikinci giden kişi, Allah yolunda bir inek kurban etmiş gibi; Üçüncü giden ise, koyun kurban etmiş gibi; dördüncü olarak giden bir tavuk sadaka vermiş gibi. Beşinci olarak giden ise, bir yumurta sadaka etmiş gibi sevaba nail olur.”
Hatip minbere çıktığı vakit, mescid kapısında durup bu sevapları yazan Melaike kalemlerini ve defterlerini alıp minberin yanında toplanırlar ve hutbeyi dinlerler. Hatip minbere çıktıktan sonra gelenler ise yukardaki sevaplara erişemez. Resmen üzerine farz olan borcunu eda etmiş olur. Bu vakitte gelen zevatın aldığı ecri ise dersin başında beyan etmiştik.
Cuma namazı kılmak için yolu uzak olan yerlere gitmeye gayret et. Her bir adımı için verilen sevabı beyan ettik. Temiz elbise giy ! Fakat, yanlız üstünü başını temizlemekle kalma. Kalbini ve amelini de temizlemeye çok dikkat et, gayret göster. Hutbeyi dinlerken konuşma, hele hele hiç uyuma. Çünkü Cuma hutbesi, iki rekat namaz yerine kaimdir. Nasıl namazda konuşulmaz ve uyunmaz ise hutbe de böyledir.
Geç geldinse, ön tarafa geçeceğim diye ibadullahı eze eze ön safa geçmeye çalışma! Güzel koku sürün. Vaktin müsaitse i,şin yok ise, camiye erken gel ve geç çık. Fukaraya tasadduk et. O gün evine ve ailene hergünden fazla ikram ve ihsan eyle. Onlara güler yüz göster. Günahtan, mes’uliyetten çok kaçın. Zira, Cumaya hürmet eden nasıl pek büyük ecir ve sevaplar verilirse, ona hürmetsizlik eden kimselere de o derece azab verilir. Tıpkı, bir padişaha karşı kalkavukluk yapmaksızın hürmet gösteren kimse. O padişah tarafından ihsan ve ikram içersinde bırakılır ve padişaha karşı hürmetsizlik eden, edepsizlik yapan kişi de nasıl cezalandırılırsa bu da böyledir.
Sakın özürsüz Cuma namazını terk etme, münafıklardan olursun, zira Resul Aleyhisselam Efendimiz hadisi şeriflerinde:
“Bir kimse tebellikle üç Cumayı terk etse o kimsenin Allah kalbini mühürler.”
Diğer bir hadisi şerifte de:
“Özürsüz üç Cuma namazını terk eden münafıklardan yazılır diyorlar.”
Şerefi, izzeti, faidesi çok olan birşey, fesada uğrayınca o hepsinden kötü bir duruma düşer. Basit bir misal: Taze vaziyette iken içilen veya yenilen yumurta ne kadar faydalı ise, bayatlayan, fesada uğrayan, bozulan yumurta insanı zehirler.
Buna misal olarak Cumaya ne kadar hürmet ve tazim gösterirsen, o derece sevap alırsın. Ne kadar hürmetsizlik gösterirsen, o Cuma namazı senin helakına sebap olur. Safları düzgün tut. Sıklaştır. Yapıldığı vakit mükafatı büyük olan bir işin terkedildiği zaman cezası o nisbetle büyük olur.
Namazda saf olmak, yanlız namaz kılarken ki, sıraların düzgün olması demek değildir. safları iyi ve düzgün olması ile birlikte senin kalbinin de saf ve temiz olması demektir. Kötülükten kendini tathir etmendir.
“İstekıymü yerhamkümullah” istikamet ediniz ki, Allah size merhamet etsin kavli nesebinden murad, sadece namaz esnasında saf olmak değil; aynı zamanda kalbini de saf hale getirmeye murattır. Her işinde istikamet yani özü sözü doğru olmayı muradttır. Namazda safı düzeltip, saf’a istikamet verip; namaz haricinde kalbini kötülükten tasfiye, nefsini fenalıktan tezkiye etmeyen, işinde sözünde doğru olmayan yalancılık yapan, nerede kaldı ki, Allah’ın Rahmetine nail olabilir.
M Ü N A C A T
(D U A)
Ya Rabbi ! Bizi Cumanın şefaatine nail eyle ! O günde sana ibadet kılıp, senin rahnmetine erişen salihler zümresine bizi de dahil eyle ! Cuma günü bizim muradımızı ihsan eyle ! Muradımız senin rızandır. Bize daima rızai şerifine muafık ameller işlemeyi nasip eyle ! Belki kıldığımız bu Cuma namazı bizim son namazımızdır. Haftaya yetişemezsek, iman ile göçür. Salihlere ihlak eyle ! bizi zalimlere kul eyleme ! Kafire esir, namerde muhtaç, nefsimiz elinde zebun eyleme ! Cumanın şefaatine nail kıl. Şikayetinden emin eyle ! Sana hakkı ile ibadet edemedik, aczimizi itiraf ediyoruz. Kusur ile kıldığımız ibadetlerimizi red etme. Senin celal ve azametini lütfunu ve keremini bilemedik. Bilmemize de imkan yok. Verdiğin bu sınırlı akıl ile, senin nihayetsiz hikmetlerini nasıl idrak edebiliriz ? aczimizi bilmek, seni bilmektir. Affın ile nazar kıl, bizi mesrur et, sevindir.
Seni hakkı ile zikir edemedik. Bizi bu noksanımızla kabul et. Verdiğin sonsuz nimetlere şükür etmek mümkün mü ? Balığın denizde etrafını, her tarafını su kapladığı gibi, bizim etrafımızı da senin nimetlerin öylece sarıldığı halde, biz bunların bir katresine dahi şükr etmekten aciziz. Verdiğin nimetleri saymaktan da aciziz. Sana gecede, gündüzde, varlıkta ve darlıkta şükr ederiz.
Kıyamımız secdemiz sanadır. Seni, noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Seni, tesbih ve taksid ederiz. Birsin, varsın, varlığına nihayet yok. Bizleri, doğru yoldan ayırma ! sıratı mustakıym olan İslam dininde sabit-kadem eyle ! Bizleri, hışım ettiğin ve gazabına uğrattığın kimselerden eyleme ! Bizler asiyiz günahkarız ama, senin sevgili Muhammed’inin ümmetiyiz. Merhametinden ümidimizi kesmedik. Divanına geldik. Bizi boş çevirme ! Bizi kapından kovma. Rahmetinden ümidimizi kesmediğimiz gibi bu ümitten de ayrılmıyoruz. Bize Rahmetinle tecelli et. Sıhhat nimetini, iman devletini üzerimizden kaldırma !.
Bizi, nefsi ile uğraşıp, seni unutanlardan eyleme ! Azabından korkarız. Rahmetini ümid ederiz. Sen O Allah’sın ki, bir kez Allah diyeni af edersin. Biz seni her gün anıyoruz.şanına layık mıdır ki, bizleri af etmeyesin ? Azap edersen senin kullarınız. Af edersen ilahımız, melceimiz, (sığınılacak yer, kutulacak yer.) sensin. Sen günahları af edicisin.
İlahi ! Bizlere hışm etme. Bizi asilere katma. Cehennem narına atma. Sen bizleri kapından kovarsan, biz hangi kapıya iltica eder, nereye sığınabiliriz ? Bize gazap edersen, bizi senin gazabından kim kurtara bilir ? Bize ikram edersen, bu ikramına kim mani olabilir ? Ya Hannan ! Ya Mennan ! Ya Deyyan ! Ya Sübhan ! Ya Kadimel-Gufran ve Ya Kadimel-İhsan ! Bize lütfun ile muamele eyle ! Bütün hayırlı işlerimizde bizlere kolaylık ihsan eyle ! Bizi kibir, gurur, ucub ve riyadan beri eyle ! Bize kendimizi küçük göster. Kahrından necat ver. Bizi zalimlere ezdirme ! Nefsimize zebun etme. Gönlümüzü pak, anlımızı ak eyle. Kalplerimizi nuru Kur’an ile pürnur, dillerimizi tevhid ile süsle. Ya Rab ! İsmimizi defteri İslamdan silme, cisimlerimizi tebdil etme. İmandan sonra küfre, hidayetten sonra delalete, nurdan zulmete bizleri itme ! Yoktuk, var ettin. Zelil idik, aziz ettin. Bizi şekli insana bürüdün. Çıplaktık giydirdin. Açtık, doyurdun. Cahil idik, ilim verdin. Kendine kul, Habibine ümmet eyledin. Bizi kulluğunda kaim, dininde daim eyle ! şeklimizi insan yarattığın gibi, batınımızı da insan eyle ! Bizi affınla şad eyle !
Bu yazdığımız risaleyi şerifeyi indi-ilahide ve indi Resülde makbul eyle ! Tesirini halk eyle ! Okuyup, amil olan kullarını hesapsız olarak Cennet’ine kabul eyle ! Bizi duadan unutmayanları, iki cihanda habibinin nigahı iltifatına nail eyle ! Bu dersimizden Resulüllahı haberdar eyleyip, ruhu Resulüllahı bizden hoşnut ve razı eyle !..
Bi- hürmeti seyyidil mürselin ve bi- hürmeti al-i aba ve bi-hürmeti la ilahe illallah. Taha ve Yasin velhamdü-lillahi Rabbil Alemin.
Sübhane rabbike rabbil izzeti amma yasifun ve selamün elel mürselin vel hamdü lillahi rabbil alemin.
Rızaen lillah ve rızaen li resülillah ve rızaen li ricalillah.
El Fatiha…

CENNETLİK KADINLARIN BİRİNCİSİ

Hazreti Fatımatüzzehra (r.a.) Hazretleri bir gün babası Peygamberimiz (s.a.s.)’e:
         -Babacığım cennete ilk önce kadınlardan kim girecek? diye sordu.
         Peygamberimiz (s.a.s):
         - Falan mahallede bir kadın var. O kadın ilk cennete girecek kadındır, buyurdular.
         Hazreti Fatıma çok merak etmişti:
         -Benden de mi evvel girecek babacığım? diye sordu.
         Hazreti Peygamberimiz:
         -Senden de evvel girecek. İstersen git de bir tanış. O zaman sen de neden önce onun gireceğini öğrenirsin, buyurdular.
         Hazreti Fatıma’nın o kadın hakkındaki merakı iyice artmıştı. Bir gün kadının evini sora sora buldu, kapısını çaldı. İçerden ihtiyar bir kadın sesi duyuldu:
         -Kim o?
         Hazreti Fatıma, kendisini tanıtıp görüşmek istediğini söylediğinde kadın:
         -Canım sana feda ey Allah Resulünün kızı sizinle çok görüşmek arzu ederdim. Fakat dışarı çıkamadığım için ziyaretinize gelemedim. Kocamdan izin almadan size kapıyı açamayacağım. Sizden çok özür dilerim. Yarın gelirseniz içeri girmeniz için izin alır kapıyı açarım, görüşürüz, dedi.
         Hazreti Fatıma geri gitti, kadın da meseleyi anlatıp kocasından izin aldı. İkinci gün kadınla görüşeceğine emin olarak gelen Hazreti Fatıma yanına Hazreti Hasan’ı da alarak geldi. Kadının kapısını çalarak geldiğini bildirdi. Fakat kadın Hazreti Fatıma’nın yanında bir çocuk bulunduğunun farkına varmıştı. Hazreti Fatıma’ya:
         -Yanınızda bir de çocuk var. Ben yalnız sizin için izin almıştım. İçeri siz girebilirsiniz, fakat çocuk dışarıda kalır. İsterseniz yarın gelin onun için de izin alayım, beraber içeri girersiniz, dedi.
         Hazreti Fatıma ikinci defa içeri giremeden geri döndü. Üçüncü gün yanına Hazreti Hüseyin’i de alarak gitmişti. Kapıda yine aynı durumla karşılaşarak Hüseyin’i içeri alamayınca geri dönmek zorunda kaldı. Üçüncü gün üçü birden gittiklerinde kadın kocasından her üçü içinde izin almıştı. İçeri girdiler. Hazreti Fatıma bir de baktı ki, içerden kendisini karşılayan dışarıda sesinden tanıdığı kadın değil. Genç ve güzel bir kadın… Hayretle sordu:
         -Sizinle dışardan konuşurken sesiniz başka idi, şimdi başka, bu nasıl oluyor? dedi.
         Kadın:
         -Sizinle konuşurken sesim dışarı çıkmakta idi. Ben de sesimi yabancı erkek duyar da günaha girerim diye ağzıma taş parçası alarak konuşuyordum. Şimdi ise o taşı çıkardım, dedi.
         Hazreti Fatıma’nın gözleri yaşarmıştı. Babasının neden cennete evvela bu kadının gireceğini söylediğini anladı.
         Kadın Hazreti Fatıma (r.a.)’ya:
         -Ey Allah Resûlünün kızı! Acaba ben kocama karşı vazifemi ifa etmiş oluyor muyum? Allah beni kocama itaatsizlikten dolayı hesaba çeker diye korkuyorum, dedi.
         Hazreti Fatıma babasının müjdesini bildirdi:
         -Hayır! Sen bilakis babamın cennete ilk girecek kadın diye müjdelediği birisin. Hiçbir kadın sizin yaptığınızın onda birini bile yapamaz, dedi.
         Ve cennete ilk girecek olan kadınla bir hayli sohbet ettikten sonra müsaade isteyerek oradan ayrıldı.

HAYAT VE SONRASI

Bir zamanlar bir yerde Allah’ın bir veli kulu yaşardı. Temiz kalpli, ihlaslı, safça bir mü’mindi. Her gördüğünü iyiye yorumlar, Allah’a çok tevekkül ederdi. Bir kötülük, bir çirkinlik görse iyi tarafından alır, “Bunda da bir hikmet vardır” diyerek gönlünü hoş tutardı. Her şeyin iyi yönünü görür, gülleri devşirir, dikenlerle hiç ilgilenmezdi. Yaratandan ötürü yaratılanı hoş görür, onlara güler yüzle nasihat ederdi.
         Müslümanların kıskanmasına aldırmaz. Onlara karşı yine hüsn-ü zan ederdi. Şeytanı ve nefsini tam ve katıksız düşman bilir, Allah’a sığınırdı. Nefsinin hücumlarına karşı iman kalesine girer, elden geldiğince ona karşı silahlanırdı.
Açıktan küfrünü açıklayanlara, Tevhid’i bulmaları için dua ederdi. Hayatı nurlu, gönlü sürûrlu has bir kuldu. Kur’an-ı sıkça okur, ayetleri anlamaya çalışırdı.
         O gün yine nafile oruca niyetlenmişti. Dûha namazını biraz erkence kılmış, şehrin dışına doğru yürüyüşe çıkmıştı. Çevre duvarlarının dışına ağaç gölgelerinin sarktığı eski mezarlığa doğru yürüdü.

         Kabristana girdi. Fatiha ve ihlası okudu. Bunu da, ebedi ikametgahlarında yatanların ruhlarına hediye eyledi.
         Koyu gölgeli bir ağacın altına oturup alnında biriken terleri mendiliyle sildi. Derin bir tefekküre daldı. Mezardakilerin hallerini düşünüp, onlar için kaygılandı. Yüreğine ılık bir şeyler aktı, gözleri yaşardı.
         Sevgili Peygamberimiz kabir konusunda ne buyurmuştu? “Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur.”
         Şimdi burada yatanlar acaba hangisinde?
         Acaba bunlar dünya hayatında neler yaptılar? Nasıl inandılar, nasıl yaşadılar? Şimdi cennet bahçesinde zevk mi ediyorlar, yoksa cehennem çukurunda azap mı çekiyorlar? Bir meraktır kapladı içini…
         Bu eski mezarlıkta kimler yatıyor? Zenginler, fakirler, iyiler, kötüler, zalimler, günahkârlar…
         Sonra yaşadığı zamanı düşündü… Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalışanları, mazlumlara eziyet eden zalimleri, vatan, millet, bayrak diye halkı uyutanları, bankalarındaki hesaplarını kabartabilmek için her şeyi mubah sayanları düşündü.
         Bir lokma için çöplük karıştıranları, televizyonda gördüğü sanatçı(!)lara ilah muamelesi yapanları, sırf okumak için gittikleri okula; senin giyinişin, kılık-kıyafet yönetmeliğine aykırı diye umudunu o okula bağlamış kızları okula almayan zihniyeti, dininin gereği giyindiği için okuluna alınmayan kızları, alkolün ve uyuşturucunun batağına düşmüş gençleri, ekranlarından fuhuştan başka bir şeyin gösterilmediği televizyonların yöneticilerini düşündü… Allah’ım aklıma mukayyet ol! Sen ki duaları kabul edersin. Bizleri Rasulullah’ın (s.a.v.) sancağı altında toplananlardan eyle!..
         Senin dininin gereklerini yerine getirmeyenler, bu hayatın sonunda hesap yok zannediyorlar. Oysa Üstad Necip Fazıl Kısakürek bir şiirinde:
         “Bu hayatın sonunda hesap yok mu zannettin sen?
         Lokantanın garsonu bile; ‘hesap lütfen’ diyor.
         Sen nasıl olur da; bizlere herşeyi bahşeden, sen…

         Hesap sormasın?..
         İlahî onları affet, onlara hidayeti nasip et.”
         Ya Rabbi! Çok sürmeden beni de buraya getirecekler. Benim halim ne olacak? Her nefis ölümü tadacaktır. “Ölümün acısı üç yüz kılıç yarasından fazladır.” buyurulmuş. Ben nasıl dayanacağım?
         Şeytan son anda bana musallat olursa ben ne yaparım? O zaman halim nice olur. Kabir hayatı, sonra diriliş, hesap-kitap, mizan-terazi, sırat, cennet, cehennem…
         Gelen iki meleğe nasıl hesap vereceğim? Onların sorularına cevap verebilecek miyim?..
         Bu düşünceler içindeyken uyku bastırdı. Başını yaşlı ağacın gövdesine dayadı. Dualar mırıldanırken gözü dallara, yapraklara kaydı. Sanki o yapraklarda ölmüş insanların isimleri vardı. Onları okumaya çalıştı. Uyku iyice bastırdı. Gözleri kapandı. Derin bir uykuya daldı.
         Rüyasında mezardakileri gördü. Güyâ kendisi de ölmüş, orada bulunan kabir arkadaşları hâl diliyle kendisine bir şeyler anlatıyorlardı. Geriye dönüşü olmayan dünya hayatlarını, çaresizliklerini, nasıl aldandıklarını, halen hayatta olanlara nasıl gıpta ettiklerini, kendilerine fırsat verilse ve dünyaya dönseler sırf Allah’ın (c.c.) rızası için nasıl yaşacaklarını, hepsini, hepsini…
         Sonra kabrin içinde en çok feryatların, iniltilerin geldiği kabrin sahibine sordu:
         - Arkadaş halin nedir? Neden en çok azap sana çektiriliyor?
         Kabirdeki şöyle cevap verdi:
         - Ah!.. Aman… Halimi hiç sorma. Ben dünya hayatında Allah’a (c.c.) şirk koştum. Her günah affolunur, benim günahım affolunmaz.
         - Anladım…
         Sonra ana-babasına karşı gelenlerin, katillerin, intihar edenlerin, zulüm yapanların, zina yapanların, içki içenlerin, faiz yiyenlerin, kumar oynayanların, iftira atanların, riyakârların, münafıkların, rüşvet yiyenlerin, yetim malı yiyenlerin, sihirle uğraşanların, avret yerini açanların, karşı cinse benzeyenlerin, ilmiyle âmil olmayan alimlerin, hatta sattığı süte su karıştıranların hayatını dinledi. Çektikleri azaba tanık oldu.
         İçi sıkıldı iyice. Çıldıracak gibi oldu. Sonra duyduğu kuş sesleriyle, hissettiği ve tarif bile edemediği eşsiz korkularla kendine geldi..
         - Ya sen ey mevta! Nedir tüm bu güzelliğin sebebi? Seni görünce içim açıldı, gönlüm rahatladı. Senin yerinde olması ne kadar isterdim. Belli ki cennete namzetsin. Seni bu makama çıkaran nedir? dedi.
         - İmandır kardeş, iman.
         - Nasıl yani?
         - Ben dünyadayken “La ilahe illallah Muhammedürresullah” lafzını tam manasıyla anladım, layıkıyla iman ettim, ibadet ettim.
         Allah’ım bu güzelliklerini hepimize nasip et, düşüncesi içinde diğer cennetlikleri; zekat verenleri, oruç tutanları, namaz kılanları. Allah’ı (c.c.) çokça zikredenleri ana-babasına hürmette kusur etmeyen evlatları, iyiliği emredip kötülükten nehyedenleri. İffet sahibi insanları, şehidleri, takva sahiplerini dinledi. Onlara yapılan izzet-i ikramı gördü. Onlara gıpta ile baktı.
         Bizim Allah dostu rüyasında kabir aleminde dolaşırken gelen gürültülerle uyandı. O kabristana yeni bir ölü getirilmişti. Kalabalık bir cemaat vardı. Ölüyü kabre koydular. Üzerini toprakla örttüler. Yasin, tekasür, ihlas, fatiha surelerini okuyup dua ettiler. Ellerini yüzlerine sürüp kabristandan ayrıldılar. Kabrin başında ölenin oğlu, kardeşi, bir de imam kaldı. İmam ayağa kalkıp:
         - Ey Ahmet oğlu Hasan! diye üç kere bağırdı.
         Dünya üzerinde bulunduğun inancı hatırla. O da şudur: “Allah’tan (c.c.) başka ilah olmadığına, Muhammedin (s.a.v.), Allah’ın (c.c.) Rasulü olduğuna, senin Rab olarak Allah’a (c.c.) Din olarak İslam’a, Peygamber olarak Hz. Muhammed’e (s.a.v.) razı olduğuna dair şahitliğindir.” dedi…
         Artık imamın ve yanındakilerin işi bitmişti. Son kez kabre bakıp çıkışa doğru yürümeye başladılar.
         Kendisini halen rüyada zannediyordu ki; karşıdan gelen imam:
         - Hey! Mübarek kalk ne yatıyorsun? sözleriyle irkildi ve birden ayağa fırladı.
         - Sen kimsin? Ben nerdeyim? Öldüm mü? dedi..
         İmam tebessüm ederek:
         - Korkma, dünyadasın. Güneşin altında mezarlıkta uyumuşsun. Az önce bir kardeşimizi ahirete uğurladık. Uyuyacağına cenaze namazına iştirak etseydin, daha iyi olurdu dedi.
         - Çok derin uykudaydım hocaefendi. Öyle rüyalar gördüm ki… Bende, ölmüş gibiydim…
         - Hayırdır inşaallah. Nasıl olsa öleceğiz. Şimdi önce bir abdest al açılırsın. Sonra öğlen namazının vakti çıkmadan namazını kıl.
         İmam ve yanındakiler kabristandan ayrıldılar. O ise halen gördüğü rüyanın etkisi altındaydı. Elinin tersiyle alnının terini sildi. Rüyasında bile cehenneme tahammül edememişken nasıl olur da yaşadığı hayatı cennete gidebilmek için harcamazdı…
         İlahi! Bizi af ve mağfiret eyle. Rahmeti ve mağfiretini üzerimizden eksik etme.
         Bizlerin canını Senin yolundayken al. Yoksa biz sorgu meleklerine nasıl hesap verir, kabir azabına ve cehenneme nasıl dayanırız?..
         İlahi!.. Affet..

BESMELENİN ÖNEMİ

Bir Kadın her söze ve işe başlarken besmele çekermiş. O kadının birde münafık bir kocası varmış. Besmele çekmesine çok kızarmış. Hanımını Besmele ile ilgili bir işte mehcup etmeye karar vermiş.
Bir gün hanımına, içerisinde para bulunan bir kese verir, “Bunu sakla , sonra senden isterim” der.
Hanımı keseyi Besmeleyle bir yere koyup üzerini örter. Kocası, hanımın haberi olmadan gidip keseyi alıp ve kuyuya atar. Sonra gelip hanımından keseyi getirmesini ister.
Kadın keseyi koyduğu yere gidip, Besmele çeker. Allahü teala o anda Cebrail aleyhisselâma, yer yüzüne inip keseyi kuyudan alıp yerine koymasını emreder. Cebrail aleyhisselâm keseyi kuyudan alıp suları akar bir vaziyette yerine koyar.
Kadın keseyi almak için elini uzatınca, keseyi ıslak bir halde bulunca “Bu kese nasıl ıslandı?” diye hayretler içinde kalır. Hiçbir şeyden habersizce kocasına götürüp verir.
Bu durum karşısında Hayretler içinde kalan kocası da hemen tevbe edip salih bir müslüman olur.
Bundan sonra her işe başlarken ve bir şey yaparken Besmele çekmeye başlar.

BAYKUŞ ve HAZRETİ SÜLEYMAN

Sahabe-i güzinden ka’bel-Ahbar (r.a)Hz. ÖMER’e:
         Ya ÖMER , kimsenin bilmediği bir şey nakledeceğim sana. Bunu peygamber kitaplarından okudum, oldukça gariptir.

Hz. ÖMER(r.a)
         “Söyle bakalım Ya Ka’b
         Bir gün Süleyman (a.s)’ın huzuruna bir baykuş geldi. Hz.Süleyman ile baykuş arasında şu konuşma geçti:
         “Ey baykuş ben biliyorum ki arpa, buğday vb. hububat yemezsin, acaba neden?”
         Ya nebiyyallah, Adem ile Havva o hububatı yedikleri için dünyaya sürüldüler.
         Ben de onun için yemem.”Baykuş değil sanki koskoca evliya mübarek.

         “Ben biliyorum ki, sen suda içmiyorsun, neden acaba?”
         “Ey Allah’ın peygamberi, Nuh (a.s)’ın kavmi suda boğuldu. Ben de suya tevbe ettim.”
         “Peki niçin mamur yerlerde değil de harap yerlerde yaşarsın”.
         “Harap yerler Allah’ın mirasıdır, sahipsizdir. Ben insanların sahip olduğu binaya konmam”.
         “Harabelerde niçin ötersin?”
         “Ey dünya nimetlerine aldananlar, bulunduğum harabeyi görüyor musunuz? Siz de bir gün bunu gibi harap olacaksınız, demek isterim”.
         “Peki evlerin üstünden uçarken ne diye ötersin? Ne demek istersin bununla insanlara?”
         “Ey Ademoğlu yazıklar olsun sana . Arkanda bu kadar isyan ve günah, önünde de bu kadar keder ve bela varken nasıl dünya nimetlerinden lezzet alıp neşelendiğinize şaşarım.”
         “Niçin gündüz uyurda gece uyumazsın?”
         “Ey Allah’ın nebisi, gündüz ademoğullarının nefislerine uyup zulümlerinin çoğaldığı zamandır. Onlardan kaçarım ki zulümleri bana erişmesin .Gündüz uyurum ki, onların yaptıklarını gözlerim görmesin.”
         Ya sabaha kadar ne zikredersin?”
         “Ey insanlar , uykunuzu ve gafleti bırakın artık .Ahiret için tedarik görüp, azık hazırlayın .” Sonra beni yaratan Allahü Azimüşşanı noksan sıfatlardan tenzih ederim.”
         “Ey baykuş, insanlar seni uğursuz sayarlar .Halbuki senin kadar insana merhamet eden ve nasihatte bulunan yokmuş.”
         Umuyorum bende bir şeyler aktarıp faydalı olduysam ne mutlu bana tekrar selamün aleyküm Allah! emanet olunuz